Sonsuz Öyküm
Temmuz 19, 2008
Hayatla mücadelemde saflarımın çoğunu kaybettiğim günlerdi. Birbirinin aynı olan günlerde bana uzatılan her dalı işte beni kurtaracak dal diye hiç geri çevirmeden tutuyordum.
Daha elimi uzatır uzatmaz kırılacağını biliyordum oysa yenilgiyi asla kabullenmeyen beynim, sevmekten hiç yorulmayan yüreğim, alarm zilleri çalıyordu sanki ikisini de kaybetmek üzereydim.
Ben, ben olmaktan çıkıyordum. Bunu fark ettiğim anda bir şey yapamamanın acısıyla gittikçe kabuğuma çekiliyordum. Zevk aldığım hiç bir şey istemiyordum. Ne beklediğimi de bilmiyordum. Bitmeyen geceler, huzursuz uykular, uyanmak istemediğim sabahlar birbirini kovalıyordu.
Geleceğe dair umutlarımın birer birer beni terk ettiği o günlerde sürpriz yaptın sen bana birden çıkıverdin karşıma işte.
Yüreğim yeniden canlanmaya başladı. Nasıl olduğunu unuttuğum gülümseme yeniden yayıldı yüzüme. Kabuğum kırıldı, karanlık dağıldı, umutlar yeşerip içimdeki yerini aldı.
Sabah olsun diye odaları arşınladığımı gecelerin bitmesini istemiyorum artık. Çünkü sen varsın. Seni yaşamak istiyorum.
Yaşadıkça çoğalacaksın. Sonsuz bir keşfe çıkacağım seninle. Her gün yepyeni şeyler bulacağım sende keşfetmekten, seni öğrenmekten hiç bıkmayacağım.
Yastığa başıma koyup gözümü kapadığım da içimi sonsuz bir huzur kaplayacak biliyorum. Aylardır uyuyamadığım uykuları bir çırpıda uyuyacağım. Yürek çarpıntılarıyla dolu karanlık saatler bitecek. Gecemi de gündüzümü de sen dolduracaksın. Senden öncesine ait ne varsa hepsini döktüm denize. Kimselere vermeye kıyamadığım maviyi getirdim sana, al ve yerleştir yüreğine.
Seninle birlikte yenilendiğimi hissediyorum.
Her sabah yeni güne değil, mutluluğa uyanacağım. Her sabah bütün hücrelerimin sanki ilk kez o gün doğmuşlar gibi harekete geçişini hayret ve heyecanla izleyeceğim.
Sesini duymak gücümü artırıyor, tükenmeyecek bir enerji veriyor.
Sen benim için bir şanssın. Hayat her zaman böyle şanslar sunmaz insana. Sunduğunda da bunun değerini bilmek gerek. Ve ben, Hayatın bana verdiği bu şansı sonuna kadar kullanmaya kararlıyım. Bir öyküsün sen artık hep yazılacak ama sonu hiç gelmeyecek bir öykü.
ve ben şimdi bir ömür boyu susuyorum
Şubat 9, 2008
Seni severek sevmeyi öğrendim.. Seni severek sabrın önemini kavradım.. ama sabrederken yitip giden zamana seni kaptırdım..
Seni sevmekten hiçbir zaman yorulmayacak bu yürek.. ve hiçbir zaman vazgeçemez sevmekten.. Ama taşıyamıyor istenmeden isteyebilmenin getirdiği sorumlulukları.. ve vazgeçiyor senden..
Sevgin her zaman taze.. ve hep en değerli yerimde.. Buna rağmen senden vazgeçirdin beni.. Biliyordun, söylemiştim daha fazla bekleyemeyeceğimi…Hep derdim “Sevmekten yorulanlar hiç sevmemiş olanlardır” .. Sakın sevmekten yorulduğumu zannetme.. Sadece giderken anılarımı da alıyorum yanıma ve kaçıyorum senden de duygularımdan da sonu olmayan yollara..
Ne kadar da saf ve temizim halen, değil mi? Seni sevdiğimi hala söyleyebiliyorum gurur duyarak sevgimi öfkelere karıştırmadan.. Unutma; hep en değerlimsin.. Sen benim BEN dediğim yüreğimsin..
Eğer birgün kesişirse yollarımız asla eski beni bulamayacaksın.. Çünkü eski ben yani sevecen konuşkan her şeye gülen bir ben yok artık.. Suskunluğa mahkum bir ben var şimdi.. Nasıl desem bilmiyorum ama artık susuyorum, belki de korkuyorum konuşursam yine olan bana olacak diye o yüzden ömür boyu susmaya karar verdim..
Hep içimde biryerlerde sen olacaksın nereye gitsem sende geleceksin peşimden ama bu suskunluğumu kimse bozamayacak.. Bazen susmak en iyi çözüm derlerdi de inanmazdım ama şimdi çok iyi anlıyorum.. Susmak konuşmaktan daha çok şeyi anlatıyor artık.. Ömrümün geri kalanını anılarla geçireceğim çünkü bana kalan tek şey onlar..
Evet artık gitme vakti değil susma vakti benim için.. Aşka, hayata ve kendime.. Ve ben şimdi, ömür boyu susuyorum
Artık Seninle Duramam (hijyenik Aşklar)
Şubat 9, 2008
Artık Seninle Duramam (hijyenik Aşklar)
Bu vapur hangi karşıdan hangi karşıya gider diye düşünüyordum. Hakkari’den Ankara’ya taşınmış, oradan da İstanbul’a savrulan zihnime sığmıyordu bu “karşı” lafı. İstanbul’da kim kime niçin karşı konusu bir tarafa, coğrafi olarak herkesin karşı kıyıya “karşı” dediği (savaşlarda iki tarafın da birbirine düşman demesi gibi) bu şehrin rutubetiyle ilk tanışma anını yaşadığım için hangi karşıdan hangi karşıya gittiğimi bilmiyordum. Az önce merdivenlerini, dublajı kaymış bir Yeşilçam filminin, yirmi dakika sonra meşhur bir türkücü olacak başrol oyuncusu gibi indiğim Haydarpaşa, beni martıların arkadaşı bir vapura teslim etti, bin dokuz yüz seksen beş yılının yazdan kalma alacaklı, nefis güneşli bir gününde.
Az önceki arabesk filmi bitirmiş, şahane bir romanın içindeydim artık… “Merhaba İstanbul” dedim romanın karizmatik kahramanın ağzından. Ve dilimin kayganlığına nicedir yuva yapmış bir şarkıyı mırıldanıyordum:“Ağlama bebek ağlama sen de,
acı sende hasret sende.. Yağmur gibi” Read more

